99’da Başarılamayan Komplo, 2018’de Yeniden Devrede
Politik Analiz / 08 Kasım 2018 Perşembe Saat 11:02
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Büyük bir oyunun parçalarıdır bunlar, şimdi izlediğimiz süreci geçmişle kıyasladığımızda belki de karşılaştırmayacağımız kadar bugünün kendine özgü yanları mevcut.

Büyük bir oyunun parçalarıdır bunlar, şimdi izlediğimiz süreci geçmişle kıyasladığımızda belki de karşılaştırmayacağımız kadar bugünün kendine özgü yanları mevcut. Ahlak ve vicdanın, yine etik değerlerinin tanınmadığı olaylar dizisi olan daha büyük bir oyunun parçaları yavaş yavaş oynanıyor. 06.11.2018 tarihli ABD haberi de bu oyunun asıl hamlesi. Tabi öncesinde gelin bu resmin parçalarını oluşturan küçük hamlelere bakalım.
Suriye savaşında sona doğru gidildikçe, eldeki kartlar yeniden karılıyor, her güç mevcut durumdan daha karlı çıkmak için kendisine yeni ortamlar, pozisyonlar ayarlamaya çalışıyor. Son günlerde hızlanan siyasal trafik de bunun göstergesi.
Uluslararası koalisyonun desteklediği QSD güçleri, Hecin ilçesi çevresinde dar bir alanda DAİŞ’i kuşatmaya almış durumda. Terörü bitirme hamlesinin sonlarına yaklaşılıyor. Ortadoğu'yu kan gölüne çevirerek, halkları birbirine düşman etmek isteyen DAİŞ’in sonu geliyor. DAİŞ’in sonu yaklaştıkça, DAİŞ üzerinde bölge hesaplarını yapan güçlerin de etekleri tutuşmuş durumda. 

Günümüzü anlamlandırabilmek ve doğru stratejik hamleler yapabilmek için son bir aydır yaşananları yeniden gözden geçirmek ve parçaları yan yana getirerek büyük resmi görmek gerekir. Bu resim ortaya çıktıktan sonra daha doğru ve akılcı hamleler yapmak mümkün. Son dönemde neler oldu sorusuna filmi geriye doğru sararak bakalım. ABD içişleri bakanlığı müsteşar yardımcısı birden PKK’nin üç üst düzey yöneticileri hakkında para ödülü koyduklarını, yerlerini veya kimlik bilgilerini verecek olana bu ödülü vereceklerini büyük bir meziyetmiş gibi açıkladı. Bu açıklama, ABD’nin İran'a ambargo uyguladığı ve Türkiye’nin kısmen muaf tutulduğu 8 ülkenin açıklandığı güne denk getirildi. Bu tesadüf bir durum değil, bilinçli seçildi. Bu her iki hamle ile ABD, İran’a karşı Türkiye’yi yanına almaya çalıştı. Bu anlamda Türkiye’nin her türlü gayri ahlaki ve vicdan uygulamalarına tolerans gösterdi, kabul etti. Bu durumun Kürtlerde ABD’ye karşı bir kırılma yaratabileceğini düşündüğünden, Kürtlerin de gönlünü almayı unutmadı. Bunun için Adana başkonsolosunu ve terörle mücadele koordinatörünü Batman’a göndererek HDP ile görüşmeler gerçekleştirdi. Ve en önemlisi ABD Suriye özel temsilcisi ve ABD’nin eski Amerikan büyük elçisi Jeffy.. İngiltere'de “Kürtler ve Türkler iki müttefikimiz, onları bir araya getirmeye çalışıyoruz” tarzında bir açıklama yaptı. Bununla öfkelenen Kürtleri yatıştırmak istedi. Böylece hem Kürtleri hem Türkleri kendi denetiminde tutarak Ortadoğu buhranından kazançlı çıkmayı hedefledi.

Bir öncesindeki gelişmede, uzun süredir gündemde olan Minbiç bölgesinde Türk ve Amerikan ordularının ortak devriye gezmeleriydi. Hemen kafalarda acaba Rusların emrini Türklere vermesi gibi, Amerikalılar da Minbic'i mi Türklere veriyor? kaygı ve kuşkuları oluşmaya başladı. Bu da Kürtleri öfkelendiren bir durumdu. Bu avantajlı durumdan faydalanmak isteyen Türk devleti ise, başta Kobané ve Gré Spi olmak üzere Rojava'nın bir çok yerini bombalamaya başladı. Türkler zafer sarhoşu olmuşken, Kürtler öfkelenmişti. Ve bu öfkenin sonucunda QSD, DAİŞ’e karşı verilen savaşı durdurduğunu ve güçlerini geri çektiğini duyurdu. QSD’nin bu hamlesi ABD’nin çıkarlarıyla çelişince, Kürtleri yatıştırmak için bu seferde QSD güçleriyle birlikte sınır hattında devriye gezmeye ve Türk tarafına mesajlar vermeye başladı. Yani Amerikan politikası bir taşla bir kaç kuşu birlikte vurmaktı.
Bunun hemen öncesinde Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa, Suriye sorununa güya çözüm bulmak için İstanbul'da bir zirve gerçekleştirdiler. Bu zirveye Astana ve Soçi zirvelerinin ortaklarından ve Suriye garantörlerinden İran devre dışı edildi. Tabi bunun yanında ABD de bu toplantıya alınmadı. Her ne kadar BM özel temsilcisi sıfatıyla katılımcılar olsa da ABD katılmadı. Böylece Türkiye ve Rusya Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olmayı hesapladılar. Almanya mülteci korkusundan, Fransa ise eskiden Suriye üzerinde hakim olan bir güç olmasından dolayı Rusya ve Türkiye'nin planlarına bir nebze de olsa katıldılar.

Ve tabi, rejimin İdlib'e yapacağı operasyon. Savaşmadan savaşı kazanan rejim, kendisini tehdit eden tüm çete güçlerini İdlib'de toplamayı başardı. Ülkenin diğer yerlerinden çıkarmayı bildi. Son bir operasyonla İdlib'i de alabilecek duruma getirdi. Tam operasyon hazırlığı yaptığı bir dönemde -ki bu operasyonun başarıyla sonuçlanması durumunda, Türkiye’nin sonu gelecekti- çeteleri kurtarma adına Türkiye cansiperane bir şekilde devreye girdi. Ve hatta İran toplantısında çetelerin sözcüsü olarak konuştu. ‘Açık oldukları unutulan’ kameralar sayesinde içerde yaşanan tartışmalar kamuoyuna yansıdı. Türkiye, selefi ve cihatçı olan bu teröristlerin sözcülüğünü yaptığını duyurdu. İstediğini alamazsa da, zaman kazanmak için 15 Ekim’e kadar süre isteyerek vakit kazandı. Sonrasında oyunlarını yeniden tezgahladı.

Rejim İdlib operasyonuna başlasaydı, büyük ihtimalle, Kürtler de Efrin’i özgürleştirme operasyonunu yapacaklardı. Zaten bu yönlü haberler de yoğunluktaydı. Hatta havuz medya denen rejimin borazanları, Efrin’in her an el değiştirebileceğini yazmaya başlamışlardı.
Hızlıca filmi tekrar oynatırsak, İdlib operasyonu olması halinde sonunun geldiğini gören Türk devleti, zaman isteyerek, hem çeteleri örgütledi, hem de oyunu bozma girişimlerini geliştirdi. Bunun için iç kamuoyuna milliyetçi gazlar vererek kendince kamuoyu desteğini yaratmaya çalıştı. Bunun için Rojava sınırlarında topçu atışları yaptı. Ama sıkışmışlığını atlatabilmek için, ekonomik olarak modern duyun-i Umumiye olan ABD şirketleriyle anlaşmaya girdi, kendi ölümü pahasına dahi bırakmayacaklarını söyledikleri rahip Bronsun’u bıraktı. Aslında bununla ABD’nin bölge planlarını kabul etti. Ancak bu durum, Ruslarla son dönemde Kürt karşıtlığı üzerinden geliştirdiği politikalarına ciddi bir darbe vurabilirdi. Böylesine keskin dönüşler, zarar verebilirdi. Bu riskli olabilirdi. Bu yüzden Rusya’dan uzaklaşmadan, ABD’ye yakınlaşmaya çalıştı. Bir yandan Putin’le neleri kutlarken, diğer yandan Rusya'nın kontrol ettiği Kırım’ın işgal edildiğini ve bu işgali tanımayacaklarını söyleyerek Rusya karşıtı, ABD yanlısı bir siyaset izledi. ABD’de Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkışık durumu bildiği için taviz üstüne taviz almaya çalıştı. Muhtemelen de aldı. 
Sonrasında sınır çatışmaları ve en son PKK’ye ilişkin açıklama.

PKK üst düzey yöneticilerine ilişkin alınan kararın çok değişik nedenleri veya hedefleri vardır. NATO'nun ikinci büyük hava alanı PKK alanlarının 20 km uzağında Harir alanındadır. Bu alandan günde onlarca heron havalanıp PKK kamplarını izlemektedir. Buna rağmen böyle bir karara gitmeleri tesadüf değildir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği Demokratik modernite ve demokratik ulus çizgisi giderek yaygınlık kazanmakta, halklara kurtuluş umudu vermektedir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bu projesini en fazla örgütleyen ve hayata geçirmeye çalışan PKK’dir. PKK içinde de adı geçen, Cemil Bayık, Duran Kalkan ve Murat Karayılan’dırlar. Bu anlamda ABD’nin bu kararı aslında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi daha da derinleştirmekten, İmralı ölüm çukuru siyasetini kalıcılaştırmaktan başka bir anlam ifade etmez. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve onun örgütü PKK ile militanları bu baskıcı dayatmalara, iradeleri yok sayan emperyal politikalara boyun eğip teslim olmazlar. En son 5 nisan 2015 tarihinde HDP heyetiyle görüşmesinden sonra, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la bir görüşme yapılmamıştır. Bu süre içinde sadece 2016 yılında kardeşi Mehmet Öcalan tarafından bir ziyaret gerçekleştirilmiştir. Her iki ziyaretin de ortak noktası direnişte ısrardı. Çöktürme politikasını boşa çıkartmaktı.

Uluslararası komplonun yeni bir aşamasıyla karşı karşıyayız. Riskler büyük. Bu son durum, Zeki Şengali’nin katledilmesi gibi suikastleri hedefleyebilir, hamleler olabilir. Ancak, artık mızrak çuvala sığmayacak kadar da aleni olmuş durumda. Kürtlerin kazançlı çıkma ihtimali de yüksek. Yani Kürt şafağı patlamak üzere. Bunlar şafak öncesi mutlak karanlıklardır. Zaten boşuna, şafak karanlığın en zifiri olduğu anda patlar, denmemiştir.

Diplomasi trafiği ve son gelişmelerle beraber Türkiye’nin Rojava’ya gerçekleştirdiği saldırılar, Rahip Brunson olayı, Cemal Kaşıkçı cinayetini bundan bağımsız ele almak yanlış olur. Tabi bir de ABD’nin İran’a uyguladığı ambargolar var. Bu olayların birbiri ile bağlantılarını görmek lazım. Türkiye yıllardır PKK’yi tasfiye etme, özerk Kürt bölgelerinin oluşmasına engel olma adına birçok politika uyguladı. Tabi Rojava Devrimi ile beraber Ortadoğu’da siyasi dengeler değişime uğramıştı. Bir salgın gibi islam adına Ortadoğu’yu kana bulayan DAİŞ çetelerinin önünü kimse alamazken, YPG’nin çeteleri yenilgiye uğratması, dünyada büyük ses getiren Kobani direnişi ve çetelerin giderek güç kaybetmesi AKP hükümeti adına olumsuz sonuçlar doğurdu. ABD’nin ise fırsatı değerlendirme ve bölgede hakimiyetini kurma, paylaşım savaşını başarılı sonuçlandırma adına YPG’yi müttefik olarak görmesi Rojava’ya sınır olan Türkiye’nin çetelerle istediği sonuçları elde etmesine engel oluşturdu. Bir yandan da ABD’nin planı şudur; YPG’yi PKK’den bağımsız bir güç haline getirip tamamen kendi himayesine almak, Irak’ta yaptığı gibi bölgeyi parçalara ayırıp yönetmek ve Barzani tarzı bir hükümet kurmak. İran’ın Suriye’deki varlığını sona erdirmek için YPG’yi öne sürmek. Türkiye’ye karşı YPG’yi bir göz dağı olarak göstermek ve YPG’yi de Türkiye ile korkutarak bir denge oluşturmak. 

YPG savaşçılarının Rojava’daki başarılarının giderek yayılıyor olması ile 2014’ten bu yana YPG önemli kazançlar elde etti ve Ortadoğu halklarına bir umut doğurdu. Sadece Kürt halkına değil ezilen tüm halk toplulukları için bir umut ışığı haline gelen hareket zamanla ilgi kazanmaktaydı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın paradigması da dünyada ilgi görüyor ve örnek teşkil ediyordu. Demokratik ulus temeline dayanan paradigma tabi ki de Türkiye için tam olarak tehdit unsuru olmaktaydı. Bunu bir şekilde sonlandırmak adına Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde mutlak tecrit uygulaması ile çöktürme planını da 2015 yılında devreye koydu. Ancak karşılaştığı direniş gerçekliği bu planı gerçekleştirmesine engel oldu. O zamandan bu yana süresiz bir saldırı planlaması yapan Erdoğan ve hükümeti, tüm diplomatik ilişkilerini de bu temelde yürüttü. Artık sermaye güçlerine de verdiği tavizlerle beraber uygulamaya koyduğu saldırılara karşı sessizliği garantilemek istedi.

ABD’nin PKK’ye ilişkin 06.11.2018 tarihinde aldığı karar, yeni bir komplo sürecini başlatmıştır. Türkiye yıllardır zaten tüm varlığıyla Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme ve Kürt halkını etkisiz bırakma adına komplo ve saldırılar uygulamaktadır. Ancak, ABD’nin de buna dahil olması ve böyle bir açıklamada bulunması, perde arkasında ciddi planların yapıldığının göstergesidir. Özelde PKK, genelde ise tüm Kürt halkını hedef almaktadır. Çünkü geçmişten bugüne Kürt halkının özgürlüğü için savaşan ve belli bir başarı elde etmiş bir harekete dönük böylesi planlamalar direkt olarak bir halkın iradesine saldırıdır. İmha politikasının yeni bir biçimidir. Kısacası emperyal sömürgeci güçler, yeni bir plan peşindeler. Türkiye bundan kendine pay çıkaracak elbette. AKP hükümeti adına seçim için iyi bir yatırım olduğu gibi, ABD ise Erdoğan'ın ömrünü uzatmak istiyor. Türkiye’yi yanına çekmek istiyor. Rusya'ya kaptırmak istemiyor. Bunun için ise Kürtleri harcıyor. Kazan kazan politikasını esas alan ABD, çıkarı olmadan böyle bir hareket yapmaz.

Şevin Baran

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html

Parveke

TAGS(ETIKETLER): PKK  ABD    

Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.